Skip directly to content

2016’nın En İyi Filmleri

2016’nın En İyi Filmleri

Sinemaseverlere sorduk: 2016′da izlediğin en iyi film hangisiydi?

Yazan: theMagger

 

Belladonna of Sadness (1973)| Y.Pinhas

Bu film yılın sinema olayı değil; Oscar’a falan aday olmadı, ama sinema dendiğinde aklımdan çıkmayacak “başyapıt”lardan biri benim için. 1973 yapımı bu “kayıp” Japon animasyonunu izlerken ekranda gördüğüm nahif başlayan suluboya çizgiler sayısız çiçek, bazen de ekranı kaplayan oluk oluk kan veya linç kalabalıklarına dönüştüğünde zihnime kazındı. 35. İstanbul Film Festivali’nde restore kopyasından izlediğim bu “subversive” manifesto, lanetli bir aşk öyküsü gibi başlıyor; radikal bir feminist eylem, kendini kaybederek kendini bulma, sınıfsal bağımsızlık boşalımıyla sona eriyor. (Bu noktada yılın benim için diğer en iyi filmi olan ve bambaşka görünse de aynı sulardan beslenen The VVitch’i de anmak hoş olur.) Tümü, psikedelikle minimalizm arasında müthiş bir renk dengesi, olağanüstü bir soundtrack ile sarmalanarak elbette.

 

Carol (2015) | U. Yüksel

CarolPatricia Highsmith’in kuralyıkıcı romanını anlayabilecek ve anlatabilecek tek sinemacının Todd Haynes olabileceğinin kanıtıydı adeta. Haynes’ın Hollywood’da değeri ezeldir bilinmeyen kusursuz yönetimi, Cate Blanchett ile Rooney Mara’nın perdeyi yakan uyumları ve büyüleyici oyunculukları, detaylarına kadar çok iyi çalışılmış sanat yönetimi, Edward Lachman’ın elinden çıkma görüntüleri ve Carter Burwell imzalı müziğiyle kesinlikle yılın en iyisiydi!

 

The Lobster (2015) | F. Çolakoğlu

“-Tek başına, yalnız kalırsan hangi hayvana dönüşmeyi düşünüyorsun? / – Istakoz.” Her ne kadar bekarların sevmeyeceği bir film olarak yorumlanmış olsa da alternatif bir gelecekte geçen bu olağandışı, distopik kara mizah film günümüzden çok da uzakta değil… Colin Farrell ve Rachel Weisz’ın harika performanslarıyla The Lobster filmi aslında farklı bir varoluşsal aşk hikayesi…

 

La La Land (2016) | E. Eminoğlu

Birbirine aşık iki insanın hayalleri onları farklı yollara sürüklerse aşkları devam edebilir mi? 4+1 mevsimde bu soruya cevap arayan, bunu yaparken de Hollywood tarihine, müzikal filmlere ve eski film yıldızlarına saygı duruşunda bulunan, cazı göklere çıkaran, Los Angeles’a bir aşk mektubu yazan La La Land / Aşıklar Şehri benim için yılın son dakika golü oldu. 2016′nın son günlerinde izlediğim, izlerken ilk sahnesinde mutluluktan, son sahnesinde duygusallıktan göz yaşları döktüğüm filmin soundtrack albümü günlerdir çalma listemde. Dans sahneleriyle gülümseten, şarkılarıyla türlü duygulara sürükleyen bir film bu; Justin Hurwitz’in müzikleri, Linus Sandgren’in görüntüleri ve tabii (Ryan Gosling’in olmasa da) Emma Stone’un kusursuz performansıyla daha da mükemmelleşiyor. Damien Chazelle, Whiplash‘in (2014) ardından yine üst düzey bir sinema filmiyle karşımızda; benim için yalnızca 2014 ve 2016′nın en iyi filmlerine değil, gelecekteki birçok yılın da en iyi filmine imza atacak olduğunu haykırıyor.

 

Like Crazy / La pazza gioia & Café Society | A. E. Özdemir 

Bu yıl içinde izlediğim filmleri düşündüm ve aklıma ilk gelenler Like Crazy (La Pazza Gioia) ve Café Society oldu. Café Society bir noktada Woody Allen’a olan sevgim ve filmlerinin verdiği keyif sebebiyle favorilerimden. Like Crazy ise bu sene Filmekimi’nde izledikten sonra en çok etkisinde kaldığım film oldu. Geçtiğimiz yılı düşününce, tüm umutsuzluğa ve korkulara rağmen başımızı yaslayıp çılgınlıklar yapabileceğimiz bir insanın veya insanların aslında hayatımızın en değerlileri olduğunu farkına vardım. Zamana değil, yanımızdakilere güvenmek hayatımızı güzel kılabilir diye düşündürdü bana.

 

The Neon Demon (2016) / A. Kavas

Drive ile büyük bir çıkış sağlayan Nicolas Winding Refn’in iki uçta eleştiriler alan tartışmalı filmi Only God Forgives’ten sonra çektiği The Neon Demon, benim için geçtiğimiz senelere nazaran oldukça kısır geçen 2016 sinema yılının beklemediğim bir şekilde en iyi filmlerinden biri olmayı başardı. Henüz birçok önemli yapımı vizyon tarihi ya da kişisel hayat sınırlaması dolayısıyla görememiş olsam da “biçim içerikten üstündür” tavırlı bu gösterişli sığlık senfonisi, bu yıla dair aklımda yer edinebilen nadir işlerden biri olarak öne çıktı. Refn, “güzellik her şey değildir, tek şeydir” sözü üzerinden yola çıkıp grotesk elementleri müthiş bir sinematografi çalışması ve kendi rızası ile ucuzluğa kaçan hikaye anlatısı ile video klip estetiğinde birleştiriyor bu şımarık model kapışmasını. Ucuz metaforları üzerine öz eleştirisini yine aynı şatafattan güç alarak yapması ve kendine dokunarak içerisindeki anlamsızlığıyla kışkırtıcı bir dille oynaşması da filme özgün bir sinema dili kazandırıp geride bıraktığımız yılın en akılda kalıcı işlerinden birine dönüştürüyor.

 

A Serious Game / Den allvarsamma leken (2016) | M. Tanöz

66. Berlin Film Festivali’nde izleme şansı bulduğum Den allvarsamma leken (A Serious Game) geride bırakmak üzere olduğumuz 2016 yılı içerisinde izlediğim en iyi romance örneklerinden biriydi şüphesiz. İsveç yapımı olan ve Hjalmar Söderberg’in 1912 yılında yayınlanan “The Serious Game” adlı romanından uyarlanan filmde Arvid ve Lydia adlı iki aşığın ilişkisini izliyoruz. Flaubert’in “Madame Bovary”sini hatırlatan hikayede büyük aşklarına rağmen birbirinden farklı hayatlar kuran sevgililerin gündelik hayattan kaçıp yasak bir ilişki içinde kendilerini nasıl zehirlediklerini, gerçekleri geride bırakıp kendilerini aşk dolu yalan bir hayata mahkum ettiklerini görüyoruz. Lydia’yı canlandıran Karin Franz Körlof’un başarılı performansıyla göz kamaştırdığı filmde 1900lı yıllara geri dönüyor ve insanı derinden etkileyen duygu ve acı dolu bir aşka tanıklık etme fırsatı yakalıyoruz. Nordik film severlerin hüzünle izleyeceği büyük ve keyifli bir aşk hikayesi.

01.11.2016

ANKET

Sitemizde aşağıdaki konulardan en çok hangisini görmek istersiniz?

/node/9511/webform-results/analysis